Bütün Süsleri Çıkardığında: Seni Sen Yapan Nedir?
İnsan hayatının büyük bir bölümü, görünmez bir vitrin düzenleyicisi gibi çalışarak geçer. Hangi semtte oturduğumuz, kahvemizi nasıl içtiğimiz, üzerimize geçirdiğimiz kumaşların dokusu, dinlediğimiz müziklerin tınısı ve sosyal çevremize fısıldadığımız o incelikli "yaşam tarzı"... Bütün bu estetik katmanlar, kendimizi dünyaya ve en çok da kendimize kabul ettirme telaşımızdır. Fakat gece yarısı ışıklar söndüğünde, aynanın karşısına geçtiğimiz o birkaç saniyelik savunmasız aralıkta zihnimize amansız bir soru saplanır:
"Hiç merak ediyor musun? Eğer yaşam tarzı gibi süsleri veya tüm harici şeyleri çıkarırsan; seni sen yapan temel bileşenlerin nedir, özünü nasıl tarif edersin?"
Bu soru, insanın kendine sorabileceği en tehlikeli ve en arındırıcı sorudur. Çünkü çoğu insan için bu süsleri soymak, bir soğanın katmanlarını ayırmaya benzer; soydukça derinleşirsiniz ama en dipte elinizde hiçbir şeyin kalmayacağı korkusu iliklerinizi dondurur. Kartvizitlerimizdeki unvanlar, sosyal statümüz, "ben şunları severim, şunlardan asla haz etmem" diyerek çizdiğimiz katı sınırlar... Bunların her biri, çıplak varoluşumuzun üzerine geçirdiğimiz birer zırhtır. Dışarıdan özgün bir kişilik gibi görünen pek çok şey, aslında derinlerdeki bir güvensizliği ve boşluk hissini kamufle etmek için sonradan edinilmiş protezlerden ibarettir.
Peki yarın sabah uyandığınızda bütün bu protezler elinizden alınsa ne olurdu? İşiniz, ekonomik gücünüz, benimsediğiniz o incelikli yaşam tarzı ve başkalarının gözündeki tanınırlığınız aniden buharlaşsa... Geriye kalan o çıplak varlığa baktığınızda kimi görürsünüz?
Antik Stoacılar, özellikle Marcus Aurelius ve Epiktetos, hayatı ikiye ayırırdı: Bize ait olanlar ve bize ait olmayanlar. Bedeniniz, mülkleriniz, unvanlarınız ve başkalarının sizin hakkınızdaki yargıları; bunların hiçbiri mutlak anlamda size ait değildir. Doğa dilediği an hepsini geri alabilir. Sana ait olmayan bir şeyi kaybettiğinde hissettiğin yıkım, o nesnenin büyüklüğünden değil; kendi özünü ona rehin vermiş olmandandır.
Bütün harici sıfatları üzerinden bir ceket gibi sıyırıp attığında geriye yalnızca üç temel bileşen kalır: Olayların karşısındaki duruşun ve sarsıldığında nasıl ayağa kalktığın; kimsenin görmediği o yapayalnız anda vicdanının ibresinin nereye döndüğü; ve korkuya rağmen zırhlarını indirip hakikate ne kadar çıplak yaklaşabildiğin.
Sinirbilim de bu kadim gerçeği doğrular. Beynimizde sürekli geçmişin anılarıyla geleceğin kaygılarını dokuyan, süslerle kendine güvenli hikâyeler üreten bir "anlatısal benlik" vardır. Bir de daha derinde, nefesin ritminde ve teninize değen rüzgârın ham farkındalığında atan "çekirdek benlik"... Yaşam tarzı süsleri gürültü çıkardıkça masallara sığınırız; süsler döküldüğünde ise o dingin, zamansız nefes duyulur hale gelir.
Öz; hayat sahnesinde roller değişse de, dekorlar yıkılsa da orada durmaya devam eden sessiz tanıktır. Kıyafetler çıkarılır, unvanlar unutulur ve bir gün beden bile toprağa iade edilir. O gün geldiğinde geriye yalnızca tek bir şey kalacaktır: Bütün fazlalıklardan arındıktan sonra bile başını dik tutabilen, kendi sessizliğinde tam ve bütün olan o saf bilinç.