Kusurun Işığı ve Aynanın İki Yüzü
Az önce camın kenarında oturup Haliç manzaralı odamın geniş pencerelerinden dışarı bakarken; elimde kâğıt kalem yokken ne dizeler dizmiş, kendimle konuşurken kafamda ne dolu sayfalar yazmıştım. Şimdi ise nereden başlayacağımı, hangisini satırlara dökeceğimi şaşırıyorum. Üretken olmak çok güzel bir his aslında; fakat tam üretirken aniden hammaddenin tükenmesi ya da elektriğin kesilmesi hissi... Tam da bu dünyanın cilvesi gibi.
Oysa camdan bakarken gözlerime vuran o renkli ışık hüzmeleri zihnime dolduğunda, kendimi adeta Alice Harikalar Diyarında masalındaki gibi küçülmüş, o tavşan deliğinden aşağı bırakıvermiştim. Kedinin rehberliğinde konuşan ağaçlarla gevezelik etmenin peşine düşmüştüm bile.
Sonra birden uzağı iyi seçemediğimi fark ettim. Gözlüklerimi takar takmaz bir anda her şey büyüdü; o ahenkle saçılan masalsı ışık hüzmelerinin yerini LED ışıklar ve devasa binaların soğuk tabelaları aldı.
"Oysa kusurum bana ne güzel bir kapı aralamıştı. Belki oradan nice güzel yollara varıp başkaları için de yeni kapılar açacaktım. Hayat da böyle galiba; kusur sandığımız şeylerin ardında yeni bir bakış açısı, bambaşka bir derinlik saklı."
Tanrı’nın kusursuz olduğunu savunanların aksine, mükemmelliğin içinde bir paradoks barınır belki de. İnsanoğlu bunca zamandır inanç yolunda tek bir Tanrı kavramını bir sürü farklı dille, dinle ifade ederken nasıl olur da hep aynı kaynaktan geldiğini savunur? Tanrı tek, evet; fakat siz ona baktığınız anda sizin bakışınız oluyor. Toplumunuzun, ihtiyaçlarınızın ya da eksiklerinizin bir aynasına dönüşüyor.
Tanrı bence öyle bir ışık hüzmesi ki; baktığımızda gözümüzü alan ama bakmaktan da kendimizi alamadığımız bir ışık. Hal böyle olunca da ona bakabilmek için türlü türlü yollar denemişiz: Bazen elimizle gözümüzü siper edip bakmışız, bu kez elimizin gölgesinde kalan ışık bize rehber olmuş; bazen de başka nesnelerin ardına sığınmışız. Kusursuzluğun paradoksu da burada başlar: Her şeye gücü yeten ama varlığını ancak yarattıklarının bakışında bulan bir kudret...
Aynalar olmasa ışık kendi saflığında nasıl görünürdü? İbadet etmek de Tanrı’yı ve onun yarattığı bu varoluşu anlama çabasıdır aslında.
Biz bu alemde aynalara bakıp kendimizi tanımaya çalışırız. Tabii aynaya bakarken kaç kişi gördüğünüz de önemli. Bazen Mevlânâ’ya kızıyorum; hani "kendini bulmak için kaybetmek lazım" denir ya... Şems ona bir yol oldu, onu aydınlattı; Mevlânâ da bunu dizelerce, sadece kendi duygularıyla, kendi gözüyle anlattı bize. Oysa bir de Şems’in bakış açısı vardı; Şems’in gördüğü kusurlar, Şems’in zihnindeki Mevlânâ vardı. Biz onları hiç eşitleyemedik. Durum böyle olunca, Şems de kendini o kör kuyunun içinde buluverdi.
Birine ayna olacaksanız, yalnızca onun ışığına değil, karanlığına da ayna olmalısınız. Onunla kör kuyulara inmeyi, orada onu aramayı ve hissetmeyi göze almalısınız. İnsan bir ağaç değil ki her an yaprak vermedi ya da biraz sarardı diye hemen budayasınız.
İnsan, kusuruyla insandır; ve belki de varoluşun en kıymetli yanı bu kusurlu güzelliktir.
17 Nisan 2021 — The Pera Palace Roof