Tüm Yazılara Dön
🌐 This article is also available in English: Read in English ➔

Rilke’nin Yalnızlığı: İki Yalnızlığın Birbirine Dokunma Cesareti

Modern çağın en büyük yanılgısı, yalnızlığı giderilmesi gereken acil bir eksiklik, tedavi edilmesi icap eden patolojik bir kusur olarak görmesidir. İnsanlar sabahın erken saatlerinden gecenin geç vakitlerine kadar bir gürültü perdesinin arkasına saklanıyor; telefon ekranlarının titrek ışığında, kalabalıkların uğultusunda, birbiri ardına tüketilen ilişkilerde kendi iç seslerinden kaçıyorlar.

Kendi sessizliğiyle baş başa kalamayan insan, bir başkasına aşık olmaz; yalnızca kendi içindeki dipsiz kuyuyu bir başkasının varlığıyla tıkamaya çalışır. Bu bir kavuşma değil, bir sığınmacılık halidir.

Oysa bundan bir asır önce, 1903 yılında, genç bir askeri öğrenci olan Franz Xaver Kappus’a yazdığı o zamansız mektuplarda Rainer Maria Rilke, sevginin ve insanın en derin düğümünü çok başka bir yerden çözüyordu:

"Aşk, başlangıçta birleşmek, erimek ya da bir başkasıyla bütünleşmek demek değildir. Çünkü henüz olgunlaşmamış, sınırları belirsiz iki varlığın birleşmesi ne anlama gelebilir ki? Aşk, bireyin bir başkası için olgunlaşması, kendi başına bir dünya haline gelmesidir. Aşk, insanı büyümeye çağıran en zorlu imtihandır."

Kendi Boşluğunu Bir Başkasıyla Doldurmanın Çıkmazı

İlişkilerde yaşanan hayal kırıklıklarının, tükenişlerin ve bitmek bilmeyen hesaplaşmaların kökeninde hep aynı acele yatar: Kendi iç odasını henüz inşa edememiş bir insanın, telaşla bir başkasının bahçesine sığınması.

Kendini tanımayan, kendi yalnızlığında demlenmemiş bir insan; karşısındakinden kendisini tamamlamasını, onaylamasını ve içindeki boşluğu doyurmasını talep eder. Beklenti devasalaşır, yük taşınamaz hale gelir. Karşı taraf bir sevgili olmaktan çıkıp, tüm varoluşsal yaraları sarması beklenen zorunlu bir kurtarıcıya dönüşür.

Oysa iki yarım insan bir araya geldiğinde bir tam ortaya çıkmaz. Ortaya çıkan şey, yalnızca birbirinin üzerine devrilmeye hazır, birbirinin nefesini kesen iki kişilik bir enkazdır. Kendine yetemeyen insanın sevgisi, bir hediye değil; karşı tarafa giydirilmiş ağır bir kefalettir.

Zor Olanı Sevmek: Yalnızlığın Doğurganlığı

Rilke, mektuplarında ısrarla aynı hakikati yineler: "Zor olanı seviniz." Çünkü doğada büyüyen, meyve veren, kök salan her şey zoru göğüsleyerek var olur. Kolay olan, kalabalığa karışmaktır; kolay olan, ilk rastlanan kucağa başı yaslayıp kendi varoluşsal sorumluluğunu devretmektir.

Zor olan ise, bir çadırın önünde tek başına oturup rüzgârı dinleyebilmektir. Gece yarısı odanın tavanına bakarken göğsünüzü sıkıştıran o ıssızlığı bastırmadan, onunla göz göze gelebilmektir. Yalnızlık, bir ceza hücresi değildir; bilincin kendi sınırlarını çizdiği, dışarıdan zerk edilen sahte kimlikleri üzerinden soyup attığı kutsal bir arınma alanıdır.

Bir kuş yuvasını başkalarının zevkine göre değil, kendi doğasının buyruğuna göre örer. İnsan da kendi iç omurgasını ancak dış dünyanın onayından ve alkışından elini eteğini çektiğinde inşa edebilir.

İki Yalnızlığın Birbirini Selamlaması

Peki öyleyse aşk nedir? Kendi içine kapanmış, her şeyi tek başına göğüsleyen bir gurur abidesi olmak mı?

Hayır. Rilke'nin tanımladığı aşk, narsisistik bir izolasyonun tam zıddıdır; fakat bağımlı bir erimenin de fersah fersah ötesindedir. Rilke’ye göre gerçek aşk:

"İki yalnızlığın birbirini koruması, birbirine sınır çizmesi ve birbirini saygıyla selamlamasıdır."

Birbirini gerçekten sevebilen iki insan, birbirinin sınırlarını işgal etmez. Biri diğerinin gölgesinde kaybolmaz. Aralarında daima temiz bir rüzgârın eseceği, her iki tarafın da kendi iç kulesine çekilebileceği şeffaf ve asil bir mesafe bırakırlar. Birliktelikleri bir mecburiyetten değil; iki bağımsız, bütün ve olgun dünyanın birbirine sunduğu cömert bir armağandan ibarettir.

Zırhlarınızı bir başkasının yanında indirebilmeniz için, önce o zırhların altında kendi ayakları üzerinde durabilen hakiki bir benliğin olması gerekir.

Kendi Kalesinden Çıkıp Gelen Sevgi

Gerçek sevgi, açlığın değil; tokluğun eylemidir. Kendisiyle barışmış, kendi sessizliğini ev edinmiş bir ruhun bir başkasına uzattığı el titremez; o el ne karşıdakini kendine çeker ne de ona tutunarak ayakta kalmaya çalışır. Sadece orada durur, açık, dürüst ve dingin.

Önce kendi iç denizinizin fırtınalarını dindirin. Kendi ıssızlığınızda kaybolmaktan korkmadığınız gün, bir başkasının varlığı size bir sığınak değil; yan yana yürünecek uçsuz bucaksız bir yol arkadaşlığı olacaktır.

GU

Gizem Uzer

Düşüncelerini, edebiyata ve hayata dair gözlemlerini dijital bahçesinde paylaşan bir yazar.

← "Montaigne’in Kulesi: Dünyanın Gürültüsünden Kendi İç Odamıza Çekilmek"Aşkın Biyokimyası: Moleküllerin Dansı ve Ruhun Teslimiyeti →